Ana sayfa  Önceki yazı / Sonraki yazı
gündem... Sosyal hayatımız ile ilgili değerlendirmeler...

Prensip meselesi...

Hayatta yer tutabilmemiz, ayakta kalabilmemiz büyük ölçüde onu ciddiye almamıza bağlı. Hayat bütünüyle ciddiye alınması, her anı dolu dolu geçirilmesi, değerlendirilmesi gereken bir süreç.

Önemli bir özelliğimiz, bütünüyle hayatı ciddiye almamamız. Özellik deyince taşınan olumlu sıfatlar akla gelmesi gerekirken, nedense insanımızdan bahsederken hep olumsuz yönlerini dile getirir olduk. Hayata olumsuz baktığımızdan mı, kendimizi yükseklerde gördüğümüzden mi toplum olarak bir araya gelen iki kişinin konuşma konuları genelde bir başkasının, kendilerine göre hata sayılabilecek davranışlarını yermek oluyor.

Hayatı ciddiye almıyoruz dedik. Almayınca faturasını bir şekilde çok ağır ödüyoruz. Çıkılmaz sokaklara girdiğimizi fark ettiğimizde iş işten geçmiş oluyor. Çözümsüzlük girdabında kurtulmak için çırpındıkça daha da dibe dalıyoruz.

Herhangi bir işe başlarken gerekli olan plan ve proje sürecine hiç önem verilmemesi, bocalamaların en önemli sebebini oluşturuyor.

Bir yere gideceğiz ve orada çözmemiz gereken bir iş var. “Hele bir gidelim duruma göre hareket ederiz” anlayışı bize çok faturalar ödetti.

Belli bir vadede yapılması gereken bir görev var. “Hele o gün bir gelsin bakarız”

Arkadaşımız, oğlumuz, astımız bize bir iş konusunda ne yapılması gerektiğini soruyor. “Kafana göre takıl” cevabını veriyoruz. Sormasa da kızıyoruz.

“Kendi başına bir iş yapma!”

-Haftaya yazılı var.

-Haftaya daha çok var, boş ver çalışırız.

-Şu gün faturanın son ödeme günü.

-Öderiz ya! Ne var sanki?

Halbuki, yaradılışından itibaren aleme nizam vermekle görevli insanın bu şekilde rast gele değil, belli plan, program ve disiplinler içinde hareket etmesi gerekiyor.

Çevremizdeki doğal yapıda bulunan varlıklar, kendilerine yüklenen ilahi program gereği belli bir dengeyi koruyorlar. Biz sanki bitki ve hayvanlardan daha aşağı seviyede imişiz gibi, onlar kadar bile düzene, nizama riayet etmiyoruz. Etme gereği duymuyoruz.

Peki nerede kaldı “eşref-i mahlukat” (yaratılmışların en şereflisi) sıfatımız ?

Onu biz bir daha kullanmamak üzere dipsiz kuyulara attık!!!

İçimizdeki nefs, bize canımız istediği gibi yaşamayı telkin ettiği için, prensip, kural, nasihat vız gelip tırıs gidiyor.

Hoşumuza gidiyor özgürlük vesselam. Hem de sınırsız sorumsuz. Gayet geniş bir ortamda kimse yokmuş gibi, oranın tek hakimi gibi hissediyoruz kendimizi.

Hep anlatırlar, bir de ben hatırlatayım istedim.

Hani yurt dışında toplumda katı ve uyulması mutlak zorunlu kurallar vardır. Onları ihmal edenler çok ağır cezalandırılır. Mesela; trafik, mali yükümlülükler, ast-üst ilişkileri, hatta aile içi ilişkilerde bile insana çok ağır sorumluluklar yüklenmiştir. Orada insana bu konuda baskı yapan çok ağır sosyal ve hukuki müeyyideler var.

Basına yansıdığı kadarıyla, orada bu kurallara harfiyen uyan insanlar, anayurtlarına geldikleri andan itibaren tamamen ayrı bir kimliğe bürünüyorlar.

Tam bir genelleme yapılamaz muhakkak. Sorumluluklarını her yerde devam ettirenleri tenzih ederiz. Zaten eleştiri ve tesbitlerde hedef insan değil, davranışlar.

Yurtdışından gelen vatandaşlarımızın, orada farklı burada farklı davranışları, yani başka yerlerde yerleşik kurallara uyup, kendi bölgesinde uymama davranışı ; “duruma göre hareket etme” olarak biliniyor.

-Peki burada, kendi evinde yurdunda daha düzenli, ahlaklı, prensipli yaşamak bir görev değil mi?

Burada temiz bir sosyal ve fizik çevrede yaşamak insanların hakkı değil mi?

Burada sosyal baskı grupları niye yok?

Burada kanuni sorumluluk niye yok?

Burada Allah korkusu niye yok?

Peki bunların hiç birini baskı olarak hissetmiyorsak ?

“Duruma göre hareket etme” ,hayatımızın hemen her döneminde, evde, işte ve sosyal çevrede sıkça başvurduğumuz bir davranış.

Yukarıda belirttiğimiz gibi, geleceğe ait plan program yapmamak, kendi başına sorumsuz yaşamak, aklına geldiği gibi konuşup davranmak,

Sonra ne oluyor?

Başımız sıkıntıdan kurtulmuyor. Bu bencillikle bir yere gidemiyoruz. Başarıya varamıyoruz.

Peki daha sonra?

Sonra da, başarısızlık ve sıkıntı gelince, hemen başkasını sorumlu tutuyor veya suçu kadere, şansa veriyoruz.

Bu acizane tutum bize yakışmıyor.

Acizlik, bilgi ve tecrübe noksanlığı üzerine kendini gösteriyor. Çevre ve olayları iyi okuyamama, sebep sonuç ilişkisi kuramama yüzünden işlerimizi zorlaştırıyor, yanlışlara sebep oluyoruz.

Karar verme gücümüz olan irade zayıflığı, silik bir karakter görüntüsü veriyor. Korkak, pısırık, ürkek bir karakter yapısı ile en basit bir sorunu bile çözmekten aciz kalıyoruz.

Yukarıda sayılanlardan başka asıl önemli müeyyide, herhalde insanın vicdanı olması gerekir. Kimseye olmasa bile kendine karşı sorumlu hissetmek. Kanunu, toplumu her yerde var kabul etmek. Allah zaten her an her yerde. Kendisini, nizamı korumakla görevli hissetmek. Yani kendisi polis, kendisi zabıta, kendisi hakim, vergi denetmeni, kısaca kendisini bütün müeyyidelerin yerine koymak.

2010 yılına girdiğimiz şu günlerde hepinize sağlık, mutluluk ve başarılar dilerim.

Kızılcahamam / 31.12.2009

muzaffereker@msn.com

Not: 01.08.2009 tarihi itibariyle ilçemiz hakkındaki gözlem ve değerlendirmelerimi kendi sitemde periyodik olarak yayınlamaya başladığımı sevgili okurlara duyururum.

 Ana sayfa   Önceki yazı    / Sonraki yazı