Ana sayfa

Karaağaç, Akyer barajı ve Seyhamamı fotoğrafları...

Gezi index sayfası / Önceki: Benli yaylası / Sonraki:

Karaağaç, Akyar barajı ve Seyhamamı gezisi…

 

Jeolog Hamdi beyin ördek merakı bizi Akyar barajına yönlendirince, görme fırsatını bulamadığım Karaağaç ve civarında soğuğa rağmen inceleme yapma ve fotoğraf çekme imkanı doğduğundan sevinmiştim.

 

Havaların iyi olduğu sezonda gezebildiğim kısıtlı sayıda mekanda edindiğim, intiba ve fotoğrafı sizlerle paylaşmakla yetinmek zorunda kalıyordum.

 

Hamdi Mengü, bir jeoloji mühendisi ve Kızılcahamam’ ın jeolojik özellikleri ve doğa yürüyüş alan ve yolları ile ilgili çalışmalar yapıyor. Yaklaşık altı aydır ilçemizde . Asıl ihtisas alanı mağaralar olup bu konuda yayınlanmış eserleri var.

 

Kendisiyle aynı zamanda jeopark projesi  kapsamında beraber çalışacağımız Hamdi bey fotoğrafcılıkta uzman.  Yazının başında bahsettiğim “Ördek merakı” da, Akyar barajındaki ördeklerin fotoğrafı ile ilgili.

 

Bu amaçla 9 Aralık 2009 Çarşamba günü sabah yola çıkıyoruz. Halkla ilişkilerde görevli Ekrem Gökçe de, bize yol arkadaşlı yapacak.

 

Azapderesi istikametine yönelip Bulak kavşağından girdiğimiz cep ile Karaağaç yoluna sapıyoruz. Baraj gölüne ulaşmamız fazla sürmüyor. Fakat ortalıkta ördekler yok. Görevliler ördeklerin Eyrekkaya barajına uçtuklarını söylüyor ama biz barajın uc kısmına doğru ilerleme kararındayız.

 

Baraj gölü, bu Mayıs ayındaki seviyesinden oldukça aşağıda. O zaman risk oluştuğu için savakları açmışlardı. Şimdi en az 15 metrelik bir seviye alçalması var.

 

Araçtan inip yürümek zorundayız. Çünkü, Ekrem patlayan lastiği, barajdaki görevlilerin yardımı ile değiştirecek ve arkadan gelecek.

 

Ağır ağır ilerlerken, yolun sağ kısmındaki tepenin eteklerinde ilginç jeolojik oluşumlar dikkatimizi çekiyor. İlginçtir ama burada bir peribacası göreceğim aklıma bile gelmezdi ama resmen var. Ürgüp peribacalarından oldukça küçük ama prensip olarak aynı.

 

Ayrıca yol yapımız sırasında ortaya çıkan fay kırıkları, farklı yer katmanları ve ilginç kayalıklar  meraklısı için gerçekten çok özel görünümler arz ediyor.

 

Bu arada bir yandan da göl düzeyini tarayıp ördek arıyoruz. Nitekim 3-5 dakika sonra karşıda su üzerinde zor da olsa 10 kadarını fark ediyoruz. Hamdi bey uzak lensli objektif ile ekmeye çalışıyor. Bunları asıl uçarken çekmek daha güzel olacak ama bu kadar uzaktan çok zor. Uçmaya çalışırken suyun üzerinde bıraktıkları izleri görüntülemek çok heyecanlı olmalı.

 

Bu sırada Ekrem işini bitirip bize yetişiyor. Fakat hava açık olduğundan fotoğraf ve görüp inceleme merakı yüzünden genelde yürüyüşü tercih ediyoruz.

 

Bir virajı döndüğümüzde su altında kalan ev çatıları fark ediyoruz. Burası Dereneci köyünden geri kalanlar. Bu köy, Akyarma Çamkoru karşısında yeni yapılan yerleşim yerine gitti. Fakat karşı yamaçta üzüm bağı olduğunu sandığım araziler geçmişin hüzünlü mirası ile sere serpe…

 

Bu arada karşıda tekrar ördekler görüyoruz. Bu sefer gürültü yaparak uçurduk ve Hamdi bey üst üste deklanşöre basmaya başladı. Derken bir balıkçıl ve tekrar ördekler. O kadar çok ki saymak imkansız. Fakat hep karşı kıyıdalar.

 

Derken Karaağaç görünüyor. Dağın doğu yamacına kurulmuş, ahşap yapıları, camisi ve boyalı köy konağı ile uzaktan bizi bekliyor.

 

Daha beride, köyün solundan akan derenin oluşturduğu delta yatağında, sular altında kalan Kahyalar (Kethüdalar) mahallesinin kalıntıları da belli belirsiz duruyor. Okul ise çatısı kaybolmuş ama sağlam duvarları ile suya direnir halde.

 

Aracımızla köye geldik ama ortalıkta kimse görünmüyor. Bir iki ahşap yapıların fotoğrafını ekerken, sağ tarafımızdan hızlı adımlarla birini fark ediyoruz. Güler yüzlü biri bize doğru yaklaşıp selam verdi. Tokalaştık. Hoş beş ve hal hatır sorma faslından sonra beni dikkatle süzen arkadaşımız tanıdığını söyledi. Kayınımın ismini söyledi. Evet hatırlamıştım ama onunla karşılaştığımda gece idi ve yüzünü hatırlamıyordum.

 

İsmi kemal olan arkadaşın kendisi Ankara’ da motor ustası idi ve bizim Erol kayının arabasını tamir etmişti. Bir vesile ile Sincan’da beraber yolculuk yapıp onu evine bırakmıştık. Aradan geçen 6 seneye rağmen beni hatırlamıştı.

 

Şimdi artık ustalığı filan bırakıp köye gelip yerleşmiş. Ara sıra Ankara’ a gidiyor ama genellikle köyde kalıyor. Daha genç sayılır. Burada hayvancılık yapıp hem meşgul oluyor hem de para kazanıyor.

 

Karaağaç’ da arazi çok az, sadece dere kıyısında parça bölük biraz arazi var ve bu gün çoğu su altında. Zaten köyde ikamet eden kimse yok sayılır. Kemal ağa geçici kalıyor. Herhalde burada esas uğraş hayvancılık.

 

Beraber köy konağı ve camiin yanına doğru yürüyoruz. Hemen orada bir vatandaşımız daha var. Evinin önünde odun kırmakla meşgul. Bizi görünce doğrulup yanımıza geliyor. Selamlaşıp hal hatır soruyoruz. Abdullah isimli bu arkadaş da Kızılcahamam’ da Kadirbey semtinde ikamet ediyor ama böyle havalar soğumasına rağmen hala köyünde. Biz Hamdi bey ile köyün içine fotoğraf çekmek üzere ayrılıyoruz.

 

Döndüğümüzde öğle vakti olmuştu. Soğuk havaya rağmen ayran hazırlanmıştı. Hiç nazlanmadan soğuk ayranları içip namaza girdik.

 

Namazdan sonra Kemal usta bana; “Yahu hoca siz kısmetinizle gelmişsiniz,” deyince ne demek istediğini anlayamamış yüzüne bakmıştım. Meğer dün akşam su kenarına inince tesadüf iki kilo kadar balık yakalamış. Hemen koşup bir poşet içinde balıkları getirdi.

 

Bu arada eşleri hanımefendiler de gelmişlerdi. Bu sıcak insanlar, saf, temiz yürekli ve iyi niyetleri ile Anadolu’ nun asıl yüzünü temsil ediyor. Onların şahsında kendinizi buluyor, kardeş sevgisini hissediyor, köylerinde baba toprağının sıcaklığını hissediyorsunuz. Beraber hatıra fotoğrafı çektirdikten sonra ayrılmaya karar veriyoruz.

 

Dönüş yolunda durmadan ilerleyip, karayoluna çıkınca, önceden kararlaştırdığımız gibi, Bulak üzerinden yeni açılan orman yolu ile Seyhahamı’ na gideceğiz.

 

Bulak köyüne gelince aklıma, Kızılcahamam’ ın ilk belediye başkanı Taşlıca köylü Hüseyin Koçak’ ın mezarı geldi. Hemen mezarlığın yanında durup mezarı bulduk ve birkaç kare fotoğraf aldık. Hüseyin Koçak bizim köylü ama, eşi buralı olduğu için vefat edince buraya gömülmüş. Fatiha okuyup ayrılıyoruz.

 

Az ileride Ayvacık köyü var. Burada da ancak bir iki aile var. Sönük köylerimizden biri. Köyün çıkışından Seyhamamı’ na orman yoluna sapıyoruz. Yol boyunca delikanlılık çağım aklıma geliyor. Mahalle arkadaşlarımla, Miyala ve çevresindeki ormanlık alanlardan çok tomruk taşımış ve bu yoldan kim bilir kaç defa gidip gelmiştik.

 

İki sene önce de, Kızılcahamam’ da ralli  düzenlemek isteyen bir guruba, Yıldırım bölgesi yolunu gezdirdikten sonra bu yol aklıma gelmiş ama, artık kullanılmayan yolu bulamadan geri dönmüştük. Şimdi artık yapılmış ve hem de çok iyi vasıfta bir yol olmuş. Aracımız düz yolda gibi sanki.

 

Tepeye vardığımızda Kuzeybatı yönünde karlı zirvesi ile Işık Dağı, daha sağda Başköy kalesi ve ardında Zindan ormanı göze çarpıyor. Güvem’ in eski yerleşim yerinin kıyısından sonra Seyhamamı’ na iniyoruz. Tesislerin yanına varınca gözlerim Mikail’ i arıyor. Tek odalı evinin arkasından doğru gelirken fark ediyorum.

 

Mikail Çağatay’ dan öğrencimiz. O zaman ki sevimliliği ve cinliği hala devam ediyor. Her gelişimde uğramadan yapamam.

 

Kendisi Dursun Dündar’ ın oğlu. Babası artık kenara çekildiği için, hem kaplıcanın, hem otelin hem de büfe ve kafeteryanın yükünü çekiyor ve başarıyor da…

 

Kucağını açıp gülerek yaklaşıyor. Kucaklıyorum keratayı. Bu genç yaşına (21) rağmen azim ve çalışma isteğini çok takdir ediyorum. Hayata çok sıkı sarılmış. Hatta abartı sayılmasın, önceki nesli anlayış bakımından geçmiş de diyebilirim.

 

Hemen çay koyuyor ve güzel bir sohbete koyuluyoruz. Geçmiş anılarımız tazeleniyor ve duygulanıyorum.  Çaylar içilirken, camlar buğulanıyor ve sanki hapsoluyoruz Mikail’ in hala çocukluk kokan mekanının atmosferine. Tatlı çocuk gülüşleri ile saf bir çocuğun art niyetsiz anlatımları ve sağlam iradesi zamanı unutturuyor.

 

Kaplıca ve tarihî camiin olduğu meydan artık parke taş ile kaplı. Çamur sıkıntısı yok. Çok da güzel olmuş doğrusu. Hava soğuk olmasına rağmen kaplıca için gelenlerin araçları gözümüze çarpıyor.

 

Kaplıcanın 50 metre ilerisinde Beyler Dündar’ ın kasap dükkanı var. Beyler, sipariş üzerine yörenin meşhur yemeği Büryan hazırlıyor. Çamlığın eteğinde Karadeniz tipi ahşap evlerin arasında Büryan yemenin tadı bir başka olmalı.

 

Yolunuz buraya düşerse önce Mikail’ in kaplıcasını sonra Büryanı tavsiye ederim.

 

Bu doyumsuz ortamda vaktin nasıl geçtiğinin farkına bile varamıyoruz. Akşam olmak üzere iken Mikail ile vedalaşıp ayrılıyoruz ve Kızılcahamam’ ın yolunu tutuyoruz. Tatlı bir yorgunluk var. Tertemiz doğa, dokusu ve kokusu ile insanı hem mest ediyor hem de yoruyor.

 

Ama tatlı insanlar ve serin doğanın genze dolan kokusu ile oluşan yumuşak bir yorgunluk. Hani “değdi” derler ya, işte öyle bir şey.

 

Güzel ilçemizin başka bir köşesinde tekrar beraber olmak dileğiyle;

 

Selam ve muhabbetlerimle.

 

muzaffereker@msn.com

 

15.12.2009 / Kızılcahamam

Gezi index sayfası / Önceki: Benli yaylası / Sonraki:

 Ana sayfa

Karaağaç, Akyer barajı ve Seyhamamı fotoğrafları...