Ana sayfa

Başköy, Eldelek ve Salın yaylası fotoğrafları...

Gezi index sayfası / Önceki: Ağsar kalesi ve Alicin kanyonu / Sonraki: Benli Yaylası

Başköy, Eldelek ve Salın yaylaları

Güzel ilçemizin görülesi  kadar çok yeri var ki, özellikle bu yıl tutku haline dönüşen doğa gezileri ve arkadaş gurubu sayesinde sizlerle paylaşmanın da ayrı bir zevk ve heyecanını yaşıyoruz.

 

Özellikle Güvem, Yıldırım ve Eğerli bölgeleri, yaylaları ile ayrı bir önem arz ediyor. Erken yaz döneminde yeni uyanan doğanın kucağında, yeni hayat bulan flora ve serin hava şehrin insan üzerinde meydana getirdiği bütün olumsuzlukları silip atmak içi çok uygun imkanlar sağlıyor.

 

Düzenlediğimiz bu seferki gezimiz Eğerli Başköy ile Karagöl arasında yer alan, çoğumuzun bilmediği gizli güzellikleri barındıran nefis bir bölgeye.

 

26 Haziran Cumartesi günü saat 10:30 da ilçeden hareketimizden sonra ilk durağımız Eğerli Başköy. Ekibimizde yine Bayram Arslanoğlu, Mustafa Özdemir, Mehmet Gürsoy ve ben olmak üzere Başköy’ e yaklaşırken, 3 hafta önceki ziyaretimizde henüz temel kaidesi bitirilen minarenin inşaatının tamamlandığını görüyoruz. İki şerefeli minare, yıkılan eskisinin yerinde uzaktan sanki bizi ağırlayan bir eda ile göğe uzanıyor.

 

Durduğumuz yerde köyün gayretli dernek başkanı Kamil Baştuğ ile karşılıyoruz. Kendisi özürlü olmasına rağmen olağanüstü bir şevk ve heyecan ile köyünün her türlü sosyal işlerinde ön planda duruyor.

 

Hemen yanıbaşımızdaki bir bahçede çalışan Süleyman amca, doğrulup güler yüzü ile bize doğru yaklaşıyor. Selamlaşıp hal hatır soruyoruz. Yaşı 74 olmasına rağmen bir delikanlı dinçliğinde. Gülerek bize güreş teklif ediyor. Bu kendine güvene ne denebilir ki ? Temiz hava, toprak ve geleneksel kanaatkarlık insanı böyle zinde kılıyor.

 

Fazla durmayıp yola devam ediyoruz. Başköy yaylası yolundan sapıyoruz. Aslında niyetimiz aracı burada bırakıp 21 Km. lik yolu yaya yürümek. Ama hesabımıza göre dinlenme, fotoğraf ve yemeği de hesaba katarsak gecikebileceğimiz düşüncesi ile “Off road” türü bir geziye dönüşüyor.

 

Yayla yolu ilk 500 metresi bozuk  Fakat sonradan binek araçlarının bile rahatça seyredebileceği bir yola kavuşuyoruz. İlk durağımız, hayvanların su içmesi için yapılan Başköy göleti. Yaklaşık 50dönümlük bir alanda gölü andıran bir görünümü var. Çevre nisbeten çıplak. Kene riski olmamasına karşı yine de tedbirimizi alıp paçalarımızı bağladıktan sonra çevresinde bir tur atıp Başköy yaylasına yöneliyoruz. Aracı geride bırakıp keşif amaçlı bir tepeye tırmanıyoruz. Buradan gördüğümüz yaylaya yaya gitme fikri oluşuyor. Başköy yaylası da açık bir arazide. Taş malzeme kullanılarak yapılan küçük evlerin oluşturduğu bu yerleşim yeri şimdi mahalle kimliği kazanmış. Adı da “Sarıçam Mahallesi.”

 

Yaklaşırken güney tarafta duman yükseldiğini görüyoruz. Üst başta ise köpek sesleri. Gayri ihtiyari, “Duman tüten yere mi, horoz öten yere mi ?” gidelim diye bilinen o meşhur masal ifadesini hatırlayıp gülümsüyoruz. Geride bıraktığımız aracı almaya giden Bayram beyin, yaylaya girişte duman tüten yeri tercih etmesi, bizi de oraya yöneltiyor. Ankara’ dan 4 delikanlı, baba evlerinin eskiyen kısımlarını tamir ediyorlar.

 

Buradaki yapı stili, yaklaşık 25 metrekarelik tek odalı evler. Alt kısmı hayvan barınağı. Çevresinde çitle çevrili birde avlu var. Bu kadar basit. Elektrik bile gelmiş ama telefon hattı yok. Fakat artık eskisi gibi rağbet görmediği de bir gerçek. Kimse görünmüyor.

 

Eskiden iş yoğunluğundan dinlenmeye bile fırsat bulamayan insan kalabalığından eer olmayan bu yaylada, evinin merdiveninde görüp selamlaştığımız birinden başka hayat emaresi görünmüyor. Evler ve bütünüyle yaya suskunluk içinde ama doğa inadına canlanma gayretinde. Binbir çeşit bitki ve serine havasıyla insana zindelik katan bir özellik barındırıyor.

 

Evleri taş ve ahşap karışımı inşa edilmiş. Bir göz oda ve basit müştemilattan ibaret. Altlarında hayvan barınağı olarak kullanılan dam. Çoğu evlerin çevresi de küçük bir avlu ile çevrilmiş.

 

Çalışan delikanlılara yolu bir kere daha tarif ettirdikten sonra yola revan oluyoruz.

 

Gürgen, köknar ve farklı çam ağaçlarının aralarında küçük açıklık alanlar ve küçük derelerin yanından uzayan yol bizi Eldelek yaylasına götürüyor. Burada sol tarafımızda tepesi yalçın kayalık ve çıplak halde Emekli tepesi bizi selamlıyor.

 

2002 de buralara Karagöl üzerinden keşif gezisi yaptığımızda, orman içi yollar çok bozuk idi. Yağmurdan ve derelerden harap olan orman içi yollar çok güzel bir halde. Menfezler yapılmış ama, beton makinasının artan betonu yaylanın ortasına boşaltmasını çok yadırgadık. Milyonlarca farklı renk ve kokudaki çiçeğin arasında bu beton artığı bir hayvan leşi gibi duruyor.

 

Bulutlu ve nemli havada Eldelek yaylasının ortasından batıya , Emekli tepesine yöneliyoruz. Yer yer ıslanan çimenlerde aracımız bazen zorlanıyor ama dört çekerin aldırdığı bile yok. Kıvrılıp giden yoldan tatlı bir eğimle tırmanarak 15 dakika sonra Emeklinin eteğine geldik. Zirveye 20 dakikalık bir mesafe var. Bu arayı yürüyerek çıkmamız gerekecek. Buradan itibaren orman dokusu oldukça zayıf ve tepeye gittikçe de azalıyor. Tepe ise tamamen çıplak  ve kayalık

 

Çantalarımızı alıp tırmanmaya başladık. Geziden sonra Başköylü Ergün marketin sahibi Mehmet Ergüne’ e gezimizden bahsedip, “Buraya neden Emekli dendiğini” sorduğumda aldığım cevap oldukça ilginç idi.

 

-Hocam, duyduğumuza göre vaktiyle işi gücü olmayan birisi, merak edip bu tepeye çıkmış. Fakat zirvede bir şey göremeyince;”Vay benim emeklerim !” diye hayıflanmış. Bunun üzerine de bu tepeye “Emekli” denmiş” diye anlattı.

 

Ben bu ifadeye katılmıyorum. Oraya çıkanın aradığı belki başka bir şey idi. Onu bulamayınca hayıflanmış olabilir. Ama bizce oldukça ilginç. 

 

Frenlenemez o keşif duygusu insanı böyle gizli ve gizemli mekanlara yöneltiyor. Orayı fethetme, havasını teneffüs etme isteği ve ortaya çıkan adrenalin dediğimiz boşalma aşırı bir rahatlama meydana getiriyor. Doğal bir ruhsal tedavi bu. Ne yorgunluk ne stres bırakmıyor vücudunuzda. Enerji ve iyimserlikler yüklenerek dönülüyor sosyal hayata.

 

Nitekim tepeye varır varmaz daha etrafı kolaçan etmeye fırsat bulamadan başlayan yağmur ve durmadan esen rüzgâr ile bir hoş oluverdik. Kuzeyde yükselen Işık dağına bakarak buranın rakımını tahmin etmeye çalışıyoruz. Aşağı yukarı 1800 metre olmalı. Dört yanımızda pus içinde kaybolan sık ormanlar, irili ufaklı tepeler, uzayıp giden Eldelek yaylasının ortasında kaybolmuş gibiyiz.

 

Hemen odunları yakıp ateşin etrafına toplanıyoruz. Bir yandan çay keyfi, bir yandan çevreyi gözden geçirme, bir yandan da yemek hazırlığı bir telaş ve heyecan içinde sürüp gidiyor. Yağmurda bu ıssız alanda ateş yakıp bir şeyler yemek ne ilginç.

 

Bazı açıkgözler burada da kazı yapmışlar. Hiçbir iskân izinin olmadığı bu tepede ne buldular merak ediyorum. Herhalde onlar da;” Vay emeklerimiz !” diye hayıflanmıştır.

 

Oturmak üzere getirdiğimiz gereçleri yağmurdan korunmak üzere üstümüze alıyoruz. Çocuklar gibi hem üşüyor hem de birbirimizin haline gülerken vaktin nasıl geçtiğini anlayamıyoruz bile.

 

Yemek sonrası yağmur diniyor ve iniş için hazırlığa başlıyoruz. Yağmurdan her taraf ıslanmış olduğu için daha da dikkatli gitmek gerekiyor.

 

Az ileride bir orman kulübesi var. Sola ayrılan yol Soğuksu mevkiine gidiyor. Uğrayacak kadar vaktimiz olmadığı için Salın yaylasına doğru yol alıyoruz.  Şimdiye kadar çevrede gördüğüm en geniş yayla. Birkaç defa daha gelmeme rağmen insanın bıkası gelmiyor. Yaklaşırken anasının yanında bir tay fark ediyoruz ama ürküp kaçıyorlar. Yine de uzaktan fotoğraf almayı başardık.

 

Salın yaylasındaki evler ahşap. Ağaç tomrukların üst üste konulması ve uclarında açılan çentiklerle birbirine  bağlanmışlar. Bir evin yapımı için yaklaşık 100 civarında ağaç kullanıldığı hesap edilirse ormanın ne derece tahrip edildiği anlaşılabilir.

 

Suyun bol olduğu, geniş otlakların göz alabildiğine uzadığı yaylada eski kalabalıklar ne yazık ki artık mazide kaldı.

 

Önceki yılların aksine hem köy nüfuslarının azalması, yaşlı nüfusun hayvancılık yapacak güçten yoksun olması yüzünden yaylaya artık rağbet yok. Nitekim uzaktan fark edip yanına gittiğim Gülizar hanım da böyle. Birkaç buzağısı ile buraya gelmiş. Yaşı altmış olmasına rağmen çökmüş ama oldukça neşeli. Fotoğraf çekmem karşısında sıkılarak; “benim nerem yakışıklı ki ?” diye hayıflanıyor.

 

Bu mütevazi kadınımız olgunluğunu ve asaletini gizlemeye çalışıyor ama belli oluyor. Üstelik bize bir ikramda bulunamadığı için de üzgün. Keşke biz sana bir şeyler ikram edebilse idik. Bu gönlü zengin kadın Anadolu’ nun asalet örneklerinin belki de son halkalarından.

 

Hava o kadar serin ki, neredeyse Temmuz girecek ama hala mevsim ortalamasını yakalayamadık. Canimiz şiddetli çay istiyor. Bir an önce Yukarı Çanlı Soğuksu tesislerine Adil ustaya gitmemiz gerekiyor. Orada odun ateşinde ve emaye çaydanlıkta pişen çayı nerede bulabiliriz ki ?

 

Nitekim Gülizar hanım ve Salın yaylasına veda edip Yağcıhüseyin ve Belpınar üzerinden Yukarı Çanlı köyüne geliyoruz. Tam söylediğimiz gibi. Sanki geleceğimizi biliyormuşcasına odun ateşi üzerinde mavi emaye çaydanlık emziğinden çıkan buğularla bizi selamlıyor. Güleryüzlü ve tatlı dilli Adil usta ve çay ocağı personeli ile bu sene epey süren ziyaretlerim sonunda bir dostluk kurduk. Hoş insanlar.  Yolunuz düşerse burada Adil ustanın pidesini, patatesli kır pidesini ve direksiyon simidi gibi kocaman gevrek simidinin tadına bakmadan geçmeyin. Sonra karşıdaki pınardan akan buz gibi sudan hem için hem de kabınız varsa götürün.

 

Gelecek sefer bir başka köşemizde buluşmak üzere hoşçakalın.

 

Muzaffer Eker / Kızılcahamam

 

muzaffereker@msn.com

Gezi index sayfası / Önceki: Ağsar kalesi ve Alicin kanyonu / Sonraki: Benli Yaylası

Ana sayfa

Başköy, Eldelek ve Salın yaylası fotoğrafları...